> yahya kurtkaya
kar ışığı
kar, toprağın saçlarında ihtiyar çehresi çizmeye başladığında gece de demini
almış bir çay gibi soğumaya yüz tutmuştu. şehrin en karanlık yerleri, ısı
yaymayan ışıkların tasallutundan kurtulduğundan olsa gerek, daha bir aydınlık
gibiydi. bütün şehirlerin hep iki yakası vardı sanki. bunun çok da abartılı bir
soyutlama olmadığını düşünüyordu. hayatın her cüz’üne sinmiş bu nitelik, pekâlâ
şehirleri sarıp sarmalayabilirdi. eninde sonunda her şeyin bir karşıt yanı
vardı.
bütün ev halkı uykuya gitmişti çoktan. geniş bir sessizlik hakimdi eve. ihtiyaç
için kalkan insanların ayak sesleri ve kapıların gıcırtısı olmasa bu sessizlik
için kaybolabileceğini hissetti. masanın üzerinde soğuyan çay ve kendi kendi
içen sigara, arka fonda akıp giden şarkı ve cama değen kar taneleri vakit
arkadaşlarıydı. aslında hepsini ihmâl ediyordu. bunun farkında değildi elbette.
pencereyi hafifçe aralamak için ayağa kalktı. havada dans eden kar taneleri fena
halde cezbetti onu. soğuyan çayını masanın üzerinde bıraktı, kalın bir şeyler
giydi ve şehri bu hâliyle seyretmek üzere evden dışarı çıktı. yanına sigarasını
ve kulaklığını aldı. yanına bir de ihmâlkârlığını…
apartman kapısını açtığında yüzüne vuran soğukluk mutlu olması için yeterliydi.
mutluluk böyle bir şeydi, kapı arkalarına saklanırdı hep. ufak ve basit
hamlelerle ulaşılması mümkündü. bunu fark ettiğine sevinebildi. mutluluk ve bunu
fark edince sevinmek, aslında şükürdü.
evi cadde üzerindeydi. seyrek de olsa yoldan geçen arabalar vardı. yüzüne vuran
araba ışıklarından kaçmayı diledi ve ara sokaklara çevirdi yönünü. ancak bir
şehrin ara sokaklarından tanıyabilirdi şehri. bunu daha önceleri başka
şehirlerde çokça tecrübe etmişti. bir şehri ara sokakları ve o sokaklarda
yaşayan insanları anlatabilirdi ancak.
kulağında akıp giden şarkıya eşlik ederek devam etti yoluna. gece ismini epeyce
haketmişti. geçti yollardan biraz evvel geçen başka insanlar da vardı. kar
üstünde duran ayak izleri düşündürdü bunu ona. hiç yürünmemiş yollar bulmak
zordu. buna gerek olup olmadığının içinden çıkamadı. derken sola dönen sokakta
ayak izlerinin henüz bulunmadığını fark etti. oraya saptı.
yürünmemiş yollarda devam etmek tehlikeli olabilirdi. peki ya yürünmüş yollar?
bu sefer de o yollarda kimlerin yürüdüğünü bilmesi lazımdı. yürünen yollarda
devam etmek, sağlam bir teslimiyeti gerektiriyordu. bu herkesin harcı değildi.
ötekiyse, sıkı bir cesareti. ama yine de cesaret ve teslimiyet, birbirini öyle
pek de itelemeyen kavramlardı. teslimiyet için lazım gelen cesaretle, kendi
başına yürümenin gerektirdiği cesaret, gerçekten içinden çıkılmaz bir hâl aldı
zihninde..
elini cebine sokup sigara paketinden bir dal sigara çekti aldı. biraz arandı;
fakat ateşi bulamadı. sinirlendi. o sigarayı içmesi lazımdı. sağına soluna
bakındı, kimse yoktu. bunu bilmesi lazımdı. o sokakta kimseciklerin olmadığını,
daha evvel kimsenin o sokaktan geçmediği görüp, bilerek ve isteyerek sapmıştı o
sokağa. oysa şimdi, gözü birilerini arıyordu. sigarasını yakması için ateş
gerekiyordu.
hemen geri dönmeyi geçirdi aklında. geri dönüp, insanların daha çok tercih
edeceği yollara çıkıp geçip giden birilerine rastlaması mümkündü. rüzgâr daha
sert esmeye başlamıştı. kar taneleri daha seri hareketlerde devam ediyordu
dansına. itiraf etmekten korktu ama üşüyordu. bu üşüme onu vazgeçirecek bir
üşüme değildi. bu üşüme, arayışına hız katan bir şeydi. ana caddeye çıktı
yeniden. biraz daha yürüyüp başka bir sokağı gördü. epeyce ayak izi vardı kar
örtüsü üzerinde. hemencecik, hiç tereddüt etmeden o sokağa girdi. biraz yürüdü
ve karşıdan birinin ona doğru yaklaştığını fark etti.
“iyi geceler.” dedi rastlaştığı kişiye. ağzının içinde bir şeyler söyledi adam.
anlayamadı. “afedersiniz, ateşiniz var mıydı?” diye sordu beklemeden. adam, hâla
‘iyi geceler’ cümlesine karşılık kurduğu cümle içinde debeleniyordu. sarhoş
olduğunu anladı. içinde tedirginliğin büyümeye başladığını fark etti. oysa bu
şehirde çokça sarhoş görmüştü, alışıktı. fakat şimdi bir sarhoşu çekecek hâli
yoktu. adamı kendisi durdurmuştu. hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam etmeyi
düşündü. “iyi geceler.” deyip geçip gideceği sırada adamın, cebinden hafif
ıslanmış bir kibrit kutusu çıkardığını fark etti. kibriti görünce dönüp gitmek
fikrinden vazgeçti hemen. epey gecikmişti vakit. tek istediği, ağzında uzun
vakittir bekleyip karla ıslanan sigarayı yakıp dönüp eve gitmekti.
sarhoşun uzattığı kibriti almak için elini kaldırdığı anda, sarhoş kibrit
kutusunu geri çekti. bunu da anlayamadı. şu hâlde, oyun oynayacak keyfi yoktu.
yeniden uzattı kibrit kutusunu sarhoş; fakat az evvelki sahne tekrarlandı.
“kibriti vereceksen ver, yoksa beni oyalama!” dedi kızgın bir tonla. sarhoş,
hafif doğu aksanlı çıkan cümleyi anlamakta biraz güçlük çekti. doğu aksanlı olsa
ne çıkardı, kendisi de sarhoş aksanı ile konuşuyordu. dengesini kaybediyor
gibiydi. üstüne düşer gibi olan sarhoşu iki eliyle bir hamle yapıp itti. biraz
daha sendeleyip ağzının içinde bir şeyler geveledi. yine anlayamadı sarhoşun
dediklerini. biraz önce içine bulaşan tedirginliğe şimdi sinir bulaşmıştı.
sarhoşun dediklerini anlamak için biraz daha yaklaştı ona. “ben yakacağım.”
dediğini anladı zar zor. sarhoş, elindeki kibriti vermek istemiyor, sigarayı
kendisinin yakacağını söylemeye çalışıyordu. “tamam peki, sen yak.” dedi.
kutudan bir kibrit çıkardı ve yakmaya çalıştı. nemli kutudaki kibrit yanmadı.
sarhoş küfür etti ve elindeki yanmayan kibrit çöpünü yere fırlattı. kutudan yeni
bir çöp daha çıkardı ve yakmak için kutuya vurdu. yine yanmıyordu. sarhoşun da
sinirlendiğini fark etti ve: “lütfen bana ver, bir de ben deneyeyim.” diye
diretti. olmaz, diyordu sarhoş. inat etmişti. o yakacaktı sigarayı. sarhoşla
pazarlık etmeye başladı. “bak, kutuda az sayıda çöp kaldı. bir tane daha sen
yak, sonra ben deneyeyim.” diyordu. sarhoşun umrunda değildi. üçüncü, dördüncü,
beşinci çöpü de zayi ederek yere fırlattı.
“keşke eve dönseydim.” diye mırıldandı. biraz yüksek sesle mırıldanmış olmalı
ki, bir evi olduğunu anladı sarhoş. “ev!” diye bağırmaya başladı sarhoş. “ev,
ev, ev!” öyle kuvvetli bağırıyordu ki, bütün sokak çınlıyordu. endişe ve sinirin
yanına yerleşen üçüncü duygu ‘utanma’ oldu. utanıyordu; çünkü sarhoşun
bağırmaları yüzünden insanların uyanacağını düşündü. hatta bu sesler üzerine
biri polisi arayabilirdi. kaygısı artmaya başladı. “evet, ev. ne olmuş?” diye
bağırmasının arasına girip, sakin bir konuşmaya çevirmeyi düşündü bu gürültüyü.
ama sarhoş ‘ev’ diye bağırıyordu, başka bir şey demiyordu.
endişe, sinir ve mahcubiyet duyguları, tuhaf bir hüzün duygusuyla kuşatılmıştı.
sarhoşu o kar örtüsü üzerinde bırakıp gitmeyi düşündü, içi acıdı. ne yapacağına
karar veremedi. pekâlâ elindeki kibriti alıp kaçar gidebilirdi oradan. fakat
vicdanı buna müsaade etmedi. sarhoşun gidecek bir evi olmadığına kani oldu.
vardıysa da şu hâlde onu bulabilecek güçte değildi. bir kolunu omzuna atıp onu
eve götürmeye karar verdi. geldiği yoldan gerisin geri, ağzında iyice kar’lanmış
yanmayan sigarasıyla eve doğru yürüdüler.
kapıyı zar zor açıp sarhoşu odasına götürdü. çekiniyordu aslında. hiç tanımadığı
birini kendi yatağında daha önce hiç yatırmamıştı. hele bir sarhoş. ama elinden
bu geliyordu. yatağın çarşaflarını değiştirdi, muhtemelen bir daha
kullanmayacağı yastık yüzü buldu bir yerlerden ve yatağını hazırladı. sarhoş,
hâlâ ağzının içinde aynı kelimeyi tekrar ediyordu. onu yatağa uzatmasıyla,
sarhoşun uyuması bir oldu.
sarhoşun sarkan ceketinin cebine ilişti gözü. elini uzattı ve kibrit kutusunu
fark etti. kendi çakmağı olmasına rağmen hiç aklına gelmemişti kendi ateşini
kullanmak. hafif tebessümle kibrit kutusunu aldı eline. uzun uzun baktı kutuya.
pencere yöneldi. camı açtı. kutuda son çöp kalmıştı.
etraf iyice aydınlanmıştı kar ışığıyla. camı açtığında yüzüne yansıyordu kar
ışığı. kilise çanları günün ilk ışıklarıyla çalıyordu dışarıda. kutudaki çöpü
çıkardı ve çaktı. kibrit, hiç inat etmeden yanmıştı. sigarasına doğru götürdü ve
sigarasını yaktı. içine çektiği ilk nefesi geri verirken, sarhoşa bakıyor ve
aslında gerçekten gidilmiş bir yol olmadığını, onu asla bulamayacağını
düşünüyordu… eninde sonunda bütün yollar bomboştu.
…