> Mehmet Salih Yücesan

Mehmet Akif Ersoy

İki nehir arasında yaşadı Akif… Biri Tuna, öteki Nil... İki nehrin kıyısında oturup ağladı… Ağlamak, ona en yakışanıydı. Ağladı sessiz sessiz ve bir not düştü tarihe: “Ağlar Safahat’ımdaki hüsran bile sessiz.” O, şarkın hoş sadalı bülbülünü, garbın bu hazan bahçesinde misafir ettiyse de tüm çabalarına rağmen onu yaşatamadı. Bülbül şarkta doğdu, garpta öldü. Sadi-i Şirazi ile kökdaş, Muhammed İkbal ile yoldaş, arkadaş, gönüldaş…

Aramızdan ayrılalı 73 yıl oldu. Vefatının yetmiş üçüncü yıldönümünde zamanın gongu Akif’in sanatını ve aksiyonunu herkese duyuracak şekilde vurmalı. Akif, konuşulmalı ve anlaşılmalı…

Bir sarsıntının ortasında 1873 yılında İstanbul’un Fatih semtinde dünyaya geldi. Baytar Mektebinde beşeri ilimleri, hayat mektebinde acının ve çilenin zirvesini, gönül mektebinde de ahlak ve ruh derinliklerini tahsil etti. Babasından Arapça, Rüşdiye Mektebinde Farsça ve Fransızca öğrendi. Üniversiteyi bitirdikten sonra tahsilini hafızlık tacıyla süsledi. 25 yaşında iken İsmet Hanımla evlendi. Kazanılan zaferin sevinciyle mesuttu. Daha sonra Mısır’a gitti. Kur’an-ı Kerim’i tercüme etmeye ve mısralara dökmeye çalıştı, ama amacının dışında kullanılacağı endişesiyle bu tercümeleri yok etti. Ölümünden altı ay önce yeniden ülkesine döndü. Gurbet ve hasretin bitirdiği Akif, 27 Aralık 1936 Pazar akşamı rahmet-i rahmana kavuştu. 63 yaşındaydı. Ve “Ne mutlu bana, peygamberimizin yaşında ölüyorum…’’ diyordu Akif. Hayatını vakfettiği “Asım’ın Nesli’’ tarafından omuzlar üzerinde uğurlandı.

Akif gibi anıtlaşmış şahsiyetleri isim kalabalığına boğulmuş makamlarda, yaldızlı çerçeveler içinde aramayınız. Doğumlarından ölümlerine kadar yaşantıları, merasimsizdir onların. Belirgin yanları, kemale erişmiş olmalarından gelen alçakgönüllülük, saflık ve temizlikleridir. Vatan ve millet, onların ebedi aşkları, ivazsız tutkuları olmuştur. Ve uğrunda katlanamayacakları cefa, eza ve fedakarlık yoktur. Çünkü millet olabilme ve millet kalabilmenin ne büyük sancılarla gerçekleştiğinin yurt kurmanın nice seçme yiğidin canı pahasına, alınteri ve kanıyla mümkün olduğunun idraki içindedirler. Ömürleri boyunca hiç ölmeyecekmiş gibi çalışır ama yarın ölecekmiş gibi de hazırdırlar. Çünkü iman etmiş bu insanlar için ölmek şehitliktir. Onların varoluşlarının hikmeti iman ile kaimdir.

Abidevi kişiliği vefakar fedakar ve mütevazi tavrı ile Akif şairliğinin ve her şeyin ötesinde insandır. O bir şairdir. Bu milletin İstiklal Marşını yazacak kadar güçlü bir şair. O bir mütefekkirdir. O boyun eğmemenin, geri adım atmamanın zirvesindedir. Kimseye zulmetmemiş ve asla zulme rıza göstermemiştir. Evinde kendi beş çocuğundan başka 4 yetim çocuğa bakmıştır. Onca fakirliğine rağmen arkadaşı İslimyeli Hasan Tahsin Beyin vefat etmesi üzerine yetim kalan 4 çocuğuna.

Birinci dünya savaşının başlamasıyla her şeyi bırakarak asıl vazifesine koşmuş, camilerin kürsüsünden bezginliğe kapılan insanların üzerinden örtüyü kaldırmış, külleri üflemiş, imanı bir kor halinde bekleyenleri ortaya çıkarmıştır. Kah şiir söylemiş, kah cepheden cepheye koşmuştur. Ve nihayet bu milletin İstiklal Marşını yazmış ve millete armağan etmiştir.

Millet Sevr andlaşmasının esaret ve zillet olduğunu onun vaazlarından öğrenmiştir.
O, anıtlardan daha kalıcı fikirlerin, nesillere örnek olacak bir mücadelenin, mukaddes bir kavganın adamı olarak yaşadı ve öyle Hakk’a yürüdü. Mehmet Akif Ersoy, işte böyle bir er kişi, iman ehli böyle bir vatanseverdi. Onun için unutamayız.